Ayrılıklarda sevdaya dahildir.
Hiç sevmedim 14 Şubat dayatmalarını.
Gün geldi duymamazlıktan geldim.
Gün geldi sinmedi içime.
Gün geldi tarih atladım.
Gün geldi uyudum tüm gün.
Gün geldi sadece çalıştım, sevgililerin haberini yaptım.
Seviştiğim günlerde olmadı değil tabi.
Uydum şeytana zaman zaman.
Doya doya kutladım 14 Şubat’ı.
Ancak yine de pek sevemedim dayatılmış bu sevme biçimini.
Göstermelik tayakkuz saatlerini sevmediğim gibi 14 Şubat’ı da sevemedim.
Aylar, günler öncesinden 14 Şubat’ı bekleme sendromlarım hiç olmadı.
Bu yüzden de belki 14 Şubat’ların aranılan erkeği olamadım.
Seven beni böyle sevdi.
Sevmeyen çekip gitti.
Bu yüzden 14 Şubat’lar ayrılmak için de iyi bir fırsattır.
Kaçıranlara benden müjde.
Büyük ihtimalle sorun çıkar ve zehir olur gün.
Hiç sevmesem de 14 Şubat dayatmalarını caddeler ayaklarıma dolanır yine de.
Vitrin kadınlarının bakışı bir başka olur.
Ki kaçamak dokunuşların günahını keşfeden erkekleri ve kızları gördükçe gerçekler kendini yüzüme vurur.
İstesem de kaçamam.
Hele hele yalnızsam vay halime.
Ayaklarıma dolanır tüm kadınlar.
Sevdiklerim değil, en çok sevdiklerim düşer aklıma.
Sizler gibi, onlar gibi.
Tadında kalmışsa eğer aşk, huzuruyla avunurum.
Aşk bu.
Dikdörtgen değil ki alanını hesaplayalım.
Ne daire.
Ne kare.
Ne de üçgen.
Rüzgar değil ki hızını hesaplayalım.
Hesaplayamazsınız neler olacağını.
Önemli olan ne kadarına var olduğunuzu bilmektir.
Hiç bir aşkın, hiçbir sevmenin kaskosu yoktur.
Garantisi yoktur.
İpoteği yoktur.
Hacim hesapları tutmaz asla bir birini.
Katı halden sıvı hale geçiverir duygular.
Haberiniz olmaz.
Şehvete dayalı temeller kolay yıkılır depremlerde.
Suyun kaldırma kuvveti boğuverir adamı.
Tam bir matematiksel muamma aslında.
Ne duygusal bir zindan ne mantıklı bir isyan.
Elinizde patlamak için can atan şey, kendine zeka süsü vermiş bir bombadır aslında.
Ne bir bölü iki heyecan, ne de sadakat yeminleri tutmaz bir birini.
An gelir mest olursun.
An gelir başka birine çarpar pert olursun.
Kolay sevmeler hızlı vedalarla süsler kendini.
14 Şubat vurunca kendini yüzüme, bak yine hatırladım seni.
Geçen yıl da durmuştum düş yarısında.
Ondan önceki yılda.
Daha önce ki yılda.
Sonra ürkek ayaklarımı kovalamıştım.
Saçak altlarında üşümüştüm.
İhanet etmiştim kendime de sana söylememiştim.
Seni çok sevmiştim.
Aslında sen beni daha çok sevmiştin.
Nasıl oldu da kursağımda kaldı sevincim.
Ben mi yaptım yoksa bunları kendime.
Sen mi çok acı çektin.
Üstün zekalı mantığın aşka olan oyununa mı geldik.
Biz yakındık aslında ama, kentlerimiz uzaktı bir birbirine.
Hatırlamıyorum.
Kaç 14 Şubat’a, İzmir’de girmiştim.
Şimdi daha iyi anımsadım seni.
Son yolculuğumda gözyaşlarına sığınan şeffaf pişmanlığını.
Ve son sözü söylemeye cesaret edemeyen dudaklarındaki kıvrımları.
“Kal” diyememenin çırpınışlarını anımsadım
“Git” derken bile sevdiğini yüzüme söyleyememeni özledim.
Hadi kal sen, beni bulduğun yerde.
Ben yavaş yavaş gideyim yeniden.
Ya da sen git. Ki ben senin gittiğin şehre küseyim.
Bilirsin.
Ayrılıklarda sevdaya dahildir.
O zaman derin bir huzur içinde seni anımsayabilirim.
Hadi sen kal.
Seneye mutlaka yine gelirim. |