Dönüş

Maria’nin babası salonda oturuyor.
Konsantre olmuş, televizyon izliyor.
Ben girişte dikiliyorum, babasının dikkatini çekmeye çalışıyorum.
Evden çıkıyoruz diye haber vereceğim.
Beni fark etmiyor. Çağırmam gerek, ama nasıl?
Adı Jose, ama Jose diyemem ki. Türkçede arkadaşımızın babasına Ahmet amca falan deriz.
Jose amca mı diyeyim yani? Jose demek de ayıp geliyor.
Beş dakika falan kapıda dikilip düşündükten sonra aklıma tek gelen şeyi söyleyiveriyorum: Papito! Vamos! (Babacık, biz çıkıyoruz!)
Ne yapayım, Maria babasına hep ‘papito’ diyor. Bizim babişko gibi bir şey. Neyse, pek hoşuna gitti ‘Papito’nun, eğlendi. 

Madrid pek sosyetik bir şehir. Herkes süslü, herkes havalı.
Barcelona’da daha rahat ettim. İstanbul’u andırıyor, kozmopolit. Her ülkeden insanlar gelmiş, her kılıkta insan dolanıyor. Gezmesi pek keyifli bir şehir, şehrin kendisi müze. Dört gün boyunca sokaklarda dolandım, görünmesi gereken her şeyi gördüm.
İspanya’da daha çok dolaştım. Ufak tarihi şehirlerinden, güneydeki eski Arap şehri Granada’ya kadar.

Porto’ya döndüğümde İspanyolcam ağrı basmaya başlamıştı, bu da Carmen’in hiç hoşuna gitmedi. Son bir haftamı arkadaşlarımı görerek, veda ederek geçirdim. Çoğunluk benim gibi geri dönüyor, o yüzden herkes ağlamaklı. En son gün eşyalarımı da toplayıp boş odaya bakınca iyice içim buruldu.

İstanbul’a vardığımda, 40 kilo eşyamı almaya banda gittim. Dönüyor, dönüyor, benim kocaman bavulum çıkmıyor. Ufak çantam çıktı, asıl büyük olan meydanda yok. Halbuki ben hesap yapmışım, arabamı hazır etmişim, nasıl olsa kaldıramayacağım bavulu başkası benim yerime alıverir diye çevredeki erkekleri gözüme kestirmişim. Bant durdu. Benim bavul, aktarma sırasında Milano’da kalmış. Hiç merak etmeyeymişim, Zonguldak adresine kadar gönderirlermiş. Hakikaten de öyle oldu. 3 gün içinde geldi. Pek de rahat oldu, bavulu aktarmada bırakmak yararlı bir şeymiş.

Aileme kavuştum, aklım Porto’da. Bunca zamanı, hele de son bir ayı o kadar hareketlilikle geçirdikten sonra bakalım boş boş oturmaya nasıl alışacağım. İTÜ açılınca canıma okuyacak, artık son sınıfım, projeler katlandı. Erasmus yapmanın verdiği rehaveti kaldırmanın vakti geldi.

Peki, Erasmus yaptım da ne oldu?
İTÜ’de alamayacağım farklı konulardaki dersleri alma imkanım oldu.
Mimarlık açısından farklı bakış açılarını gördüm.
Yabancı dilimi geliştirdim.
Yurtdışında yaşama deneyimi edindim, Avrupa koşullarını gördüm.
Zaten İstanbul’da da yalnız yaşadığım için, öyle kendi başımın çaresine baktım gibi duygusallıklara gerek yok, öyle olmadı.
Ancak çok hoşuma giden bir gelişme gösterdim.
Artık pek bir iyimserim. Hiçbir şeye öyle sinirlenmiyorum, üzülmüyorum. Daha iyimser ve sürekli daha mutluyum. Sebebi, Porto’da karşılaştığım hep güzel insanlar, güzel olaylar olsa gerek. Şans.
Geçen gün Fransa’dan biri benimle iletişim kurdu. Geçen sene Portekiz’de Erasmus yapmış, şimdi de İstanbul’a geliyormuş aynı nedenle. Sadece bilgi istiyordu, ama bir ara keşfettik ki, Portekiz’den aynı insanları tanıyoruz! Benim oradaki çok yakın Portekizli arkadaşlarımdan biri, onun geçen sene komşusuymuş! Ve şimdi burada, İstanbul’da beraberiz, bir sürü ortak yanımız, arkadaşımızla..
Dünya küçük ve güzel...

12 Saniyede 12 Üzüm
 
zonguldakzonguldak