Bir At Gezisi - 1: Başlangıç
Özümüze döneceğiz! At üstünde yaşayacağız, dağda kamp kurup ateş yakacağız, atalarımız gibi olacağız!"
1970'lerdeki Dallas gibi dizilerle büyümüş, çocukluğu Kaptan Swing kitaplarıyla geçmiş, bol Indiana Jones filmi izlemiş, ata binmeye de meraklı bir adamın, babamın bunları söylemesi doğal karşılanabilir. Ama bunlara rağmen son 10 yılında otobüs, dolmuş gibi toplu ulaşım araçlarına toplam beş kere binmiş, ekmek almaya bile arabasıyla giden bir adamın bu lafları söylemesine ne demeli?
* * *
Babam gaza gelmişti. Öyle Mugada'da iki üç saatlik atlı geziler kesmiyordu artık. Atlarımıza binecek, uzun yol gidecektik! Dağlarda konaklayacak, ateş yakacak, konserve yiyecek, terslik olursa "Hay bin kunduz!" diyecektik!
Babama çekmişim işte. Balıklama atladım bu fikre. Sanki hemen ertesi gün yola çıkacakmışız gibi, aylar öncesinden gerekli şeylerin listesini yapmaya başladı babam: Uyku tulumları, belki çadır, matlar, mataralar, ateş yakmak için malzeme.. İstanbul'da yaşadığım için ben de satın alınacaklar listesinden nasibimi aldım.
Aylarca tarih kararlaştırmaya çalıştıktan sonra, geçen hafta babam "Ee, yeter artık, ister gel ister gelme, ben haftaya gidiyorum!" diyince projeleri falan bahane etmeyi bırakıp kuzu kuzu boyun eğdim. İstanbul'dan Bartın'a geçtik, ben ve bize katılacak arkadaşım Miray: Kod adı bu gezi boyunca EÇ; Emanet Çocuk. Bir de gezinin olmazsa olması, Ziya Amcamız. Ziya amca yıllardır Mugada'da çiftlikte duran atlarla ilgilenen, güvendiğimiz, bir terslik olursa atlardan en iyi anlayan olduğu için geziye dahil ettiğimiz, Bartın'ın bir köyünden, doğal olarak da Bartın şiveli bir adam. Biraz zorla geziye katıldı desem yalan olmaz, nasıl uyuyacağız, o kadar yolu nasıl atlarla gideceğiz diye tedirgindi pek.
Böylece Bartın'da hazırlıklarımızı son kez gözden geçirdik. Annem geziye katılmayacak, varış noktamız olan Kastamonu'daki at çiftliğinde bizi bekleyecekti. Teknik ekip olarak çok katkıda bulundu, kamera arkası tüm hazırlıklarımızla ilgilendi. Sandviç ekmeklerimiz, üçgen peynirlerimiz (yemesi de bir zordur onları!), ateşte yaparız diye sucuk ve şiş, kene ilaçlarımız, yedek kıyafetlerimiz, kağıt tabak-çanağımız, konservelerimiz. Mataralar, termoslar.. Tüm bunlar atların tepesine nasıl bağlanacaktı ki? Ne olur ne olmaz diye bir de tüfek!
Nihayet Kozcağız'da yola başlamaya uygun gördüğümüz bir köyde atları hazırladık, eşyaları yükledik. Eyerin arkasına rulo yaptık malzemelerimizi, güya sırt çantalarımızı da sırtımıza alacaktık. Ama anlaşıldı ki eyerin arkasında o kadar eşya varken sırt çantalarımız sırtımızda duramıyor. Böylece gezi boyunca eyerde bir o tarafa bir bu tarafa kayacak olan sırt çantaları da olan eşyaların tepesine bağladık. Bu sefer de atlara binmekte güçlük çektik, çünkü normalde kendimizi yukarı çekip bacağımızı atın üstünden kolayca diğer tarafa atabilirken, şimdi üst üste bağlanmış eşyalar yüzünden bacağımızı daha çok kaldırmamız gerekiyordu - ki hiç kolay bir şey değildi. Gezi süresince attan her inmemiz gerektiğinde Ziya Amcayı çağırır olduk böylece, O kendi atına neredeyse hiç bir şey bağlamadığı için (Bu ayrı bir yazı konusu olur) kolayca atından inip binebiliyordu.
* * *
Sonunda her şeyimiz tamam olup, haritaları da kolay ulaşabileceğimiz bir yere koyduktan sonra; (Evet, köyleri ve yolları gösteren 30 pafta haritamız vardı) bizi izleyen köylülere ve anneme el sallayıp yola koyulduk.
Amacımız, kaç gün sürerse sürsün Kastamonu'ya, Çömlekçiler Köyü'ne varmak. Hayalimiz, oradaki çiftliğe dörtnala girmek, annemle kucaklaşmak. Hani belgesellerde, yarışmalarda falan öyle oluyor ya.
Sonraki yazıları da okuyun diye şimdiden kopya vereyim:
Hiç de öyle olmadı!
Gezinin sonunda başladığımız yerin çok yakınına, Kumluca'ya geri dönmüşüz desem?
|



|