20.06.2008 Cuma

 

Bir At Gezisi 2: ‘Götüreyim mi sizi karakola?’

Anneme el sallamışız. Keyfimiz gıcır. Doğa süper. Atlar zinde, koşmak için yanıp tutuşuyorlar, biz engel oluyoruz - şimdiden harcarlarsa güçlerini, önümüzdeki uzun yol boyunca yorulurlar diye. Uzun yol dediğimiz, yaklaşık 150 km.
Eyerlere bağladığımız eşyalarımız bir sağa bir sola kayıp duruyor. Dönüp düzeltiyoruz, biraz sonra tekrar kayıyor. Ama sorun değil, dediğim gibi keyfimiz pek yerinde. İstediğimiz gibi toprak yollardan gidiyoruz.
Haritamızda işaretli köylerden geçmeye başladık bile. Önce Şarköy. Bize hoş geldiniz diyen köylüler. Yol tarif ediyorlar, bir sonraki köye gitmek için. "Ne var ki, alt tarafı yolu devam edeceksiniz" diye düşünmeyin. O tatlı giden masum toprak yol, sürekli ikiye ayrılmaya başlıyor sonra. E dağın tepelerinde tabelalar yok. Bizdeki haritalar da o dar yolları göstermede yetersiz kalıyor. İşte bu yüzden yol tariflerine ihtiyacımız var.
Böylece birkaç saat yol aldık, köylerden geçtik. Kahve molası verdik, termostaki suyla kahve yaptık. Ve Asker Tepesi diye bir köyün tarifini alıp yola devam ettik: Tarife göre bir köprü, sonra da türbe geçmemiz gerekiyordu. Haritada anlaşıldığı gibi bu köy biraz uzakta, o yüzden henüz köprü ya da türbe gözükmedi diye endişelenmiyoruz. Ama yol uzadıkça uzuyor. Sıcak vurdukça vuruyor. Türbe gözükse de çaput bağlasak, sağ salim hedefimize varalım diye.
Derken tabiî ki de yol ikiye ayrılıyor. İşte bu tarifte yoktu… Kastamonu doğuda kaldığından doğuya sapıyoruz. Ve nihayet önce tarlalara, sonra da bir köye ulaşıyoruz: Kirsinler Köyü. Biz Asker Tepesi'ne gidecektik, yanlış gelmişiz ama olsun: Ne güzel bir köy bu böyle… Ne güzel insanlar bu köylüler böyle! Kahvenin önünde oturan kadınlar hemen kalkıp Miray'la beni alıyor, evlerinin terasına götürüyor. Anında masa kuruluyor, ayranlar yapılıyor, kirazlar çıkarılıyor, poğaçalar konuyor, baklava bile geliyor. O sırada da babamla Ziya Amca'nın etrafını sarmış erkekler; kahvenin balkonunda oturup yoldan saptığımız için geride, tepede kalan Asker Tepesi'ne gitmeden kestirme yollardan nasıl bir sonraki köye varabileceğimiz tartışılıyor.
Köylülerden biri bize kestirme yolda eşlik etmeyi teklif ediyor ve seviniyoruz. Çok karışıkmış, orman yoluymuş, hayatta bulamazmışız doğru yolu. "Ayakkabılarımı giyiverem ben, çıkarız yola" diyor. Biz de köylülerle vedalaşıp, kadınlarla resim çektirip atlarımıza biniyoruz, yanımıza verilen poğaçaları atlara bağlıyoruz.
Biz at tepesinde rehberimizin ayakkabılarını giyip gelmesini beklerken bir jandarma arabası görünüyor.. Tam önümüzde duruyor, içinden havalı bir komutan ve askerler iniyor. Komutan bize hiç bakmadan gidip kahvenin sit-com tiyatro dekoruna dönen balkonuna yerleşiyor, köylülerle selamlaşıyor. Gelen çayını yudumlayıp, havasına hava katıp, babama dönüyor: "Nereye gidiyorsunuz, hayrola?"
Babam anlatmaya alışık, gezi yaptığımızı söylüyor. Komutan kimliklerimizi istiyor. Diziyor kimlikleri masaya, tek tek alıp bakıyor, evirip çeviriyor. Babam gitmek için izin istiyor, ama komutan hiç ikna olmamış: "Biz ihbar aldık. Yabancılar var Asker Tepesi'ni arıyorlar diye. Ne yapacaktınız Asker Tepesi'nde?"
Babam kısaca haritada yolumuzun üstündeki köylerden biri olduğunu, ama zaten oraya varamadan bu köye geldiğimizi açıklıyor. Biz hala Miray'la at üstünde bekliyoruz, birazdan gideriz herhalde diye.. Ama konuşma uzadıkça uzuyor.. Daha doğrusu komutan düşünüyor gözüküyor, pek konuşmada yok ortada. Benim sabırsız babam kendini aşmış şekilde sabır gösteriyor, bekliyor.
Nihayet komutan ağzındaki baklayı çıkarıyor: "Tarihi eser arıyorsunuz değil mi? Götüreyim mi sizi karakola?"
"?!"
Çantalarımız açılıyor, bakılıyor.. Tüfeğin ruhsatına bakılıyor: "Çalıntı olmasın?"
Babam hala sabırlı, tüfeğin arkadaşına ait olduğunu, isterse telefon listesinden arkadaşının adını bulup aramasını söylüyor. Derken, yarım saat kadar oyalandıktan sonra durum anlaşılıyor: Efendim, meğer bu Asker Tepesi denen köyde tarihi eserler varmış. Geçtiğimiz köylerden birinden jandarmayı aramışlar, burada yabancılar var diye şikayet etmişler. Jandarma da kuşkulanıp peşimize düşmüş, Asker Tepesi'ne gitmiş. Arabaları bir yerden öteye gidemeyince arabadan inip yollarda yayan bizi aramışlar. Biz ise o sırada dağın öbür tarafında Sofular Köyü'nde ayranlarımızı yudumluyoruz!
Babam artık sabrı taşmış şekilde, gezi yaptığımızı, fotoğraf ve video çektiğimizi, bu geziden ufak bir belgesel yapacağımızı, benim köşe yazarı olduğumu falan anlatıyor ki bir an önce komutan bizi bıraksın ve yola devam edelim.
Komutan bizi nihayet bırakıyor, ve rehberimiz rolüne soyunan eli baltalı bir adamla (evet, baltayla yola çıktı rehberimiz) köyden ayrılıyoruz.. Başımıza neler geleceğinden habersiz.. Sanıyoruz ki orman yolundan kestirmeye çıkacağız..
Çünkü rehberimizin dediğine göre, varmak istediğimiz Çubuklu Köyü 'Bir sigara içimlik mesafede…'

 

Bir At Gezisi - 1: Başlangıç
Bir Taksi Macerası: ‘Rusya'ya Lütfen!’
Polis Haftası
Esmeralda
İkizler
“Kolejli Kızlar Neden Mutsuz?”
Lale Festivali
Taşkışla
Renkler
Lalelere haksızlık
Bedava kucak
İstanbul Arkeoloji Müzesi
Karaelmas üniversitesi ve kent
Aile boyu rahatlık
MTV Gençliği
Üç Yaşına Geri Döndüm
Mimarlık Muhabbetleri 2
Öğrenci Dediğin Dersine Çalışır
Birey Yetiştiren Okul
Kan Çekiyor

Şimdi Uzaklarda Olmak Lazım

Fener Lisesi
Dünya’ya Kucak Açmak
Mimarlık Muhabbetleri 1
Mutlu Olmak Lazım
Benim Annem Çevreci, Çöpünüz Varsa Toplar
Dönüş
12 Saniyede 12 Üzüm
zonguldakzonguldak