23.06.2008 Pazartesi

 

Bir At Gezisi 3: ‘Bir Sigara İçimlik Yol’

Rehberimizin "Bir sigara içimlik mesafede" dediği, Çubuklu köyü'ne çıkan kestirme yol tam 3 saat sürdü. Zaten Çubuklu köyüne de çıkamadık. Acı bir deneyimle öğrendik ki köylülerin zaman ve mesafe kavramları çok farklıymış. İki kilometre dedikleri yerler on kilometre ötede, on dakikalık mesafe dedikleri yerler saatler ötede…
Orman yolundan kestirme gidecektik. Canımıza minnet, zaten olabildiğince asfalttan kaçıp toprak köy yollarından, orman yollarından gidiyorduk. Ama işte rehberimizin, artık adını vermek gerek, Hüseyin'in yol kavramı da farklıymış. Pek tatlı başlayan yol git gide daraldı. Sürekli yokuş yukarı gitmeye başladık. Manzaralar mükemmeldi, bol video çekimi yaptık. Ağaçlar sıklaşmaya başladı, dalların altından geçebilmek için atların üstünde eğilmek zorunda kaldık. Böyle farklı parkurları özellikle severiz, ara sıra mücadeleli yerlere dalmak hoşumuza gider. Pek çok kereler böyle yerlerden geçmiş, hatta çok kaygan ve zor yerlerde attan inip atla yürümüşüzdür.
Yine böyle bir yolculuk olacağa benziyordu ilk başta. Kah at tepesinde, kah yürüyerek yarım saat yol aldık, çok keyifli parkurlarda. (Bakın, sigara içimlik mesafeyi doldurduk bile..)
Sonra yol yok olmaya başladı. Ağaçlar sıklaşmaya, çalılıklar zemine yayılmaya, orda burada halk arasında zakkum denen orman gülleri belirmeye başladı. İyice ağaçlık bir tepeye tırmanmaya başladık ve zemin nemli yapraklarla kapandı. Atların nallı ayakları da iyice kaymaya başladığında artık attan inmeye, yürümeye karar vermiştik. Ama yol kalmamıştı ki artık. Bir orman içinde, koşar adım tırmanıyorduk. Rehberimiz Hüseyin'i görmüyorduk bile, önden bir ilerlemesi var ki maratonda sanırsınız! Yahu bir dakika bekle be adam! Bir dur, su içelim, azıcık dinlenelim! Nerde! Hiç mi hiç duraksamadı. Ona yetişeceğiz derken kan ter içinde kaldık.
Zemin kaygan. Yokuş. Her taraf orman gülü kaplı, dallarına, çalılara basarak yürüyoruz çünkü boş alan yok basacak. Hızımız iyice kesildi. Oramız buramız çiziliyor. Hadi bizde iki ayak var, iki ayak geçiriyoruz. Arkamızdan çektiğimiz atlar aynı zor yerlerden dört ayak geçiriyor.
Biz geçiyoruz, at geçiyor, ama eyerlere bağlı malzemelerimiz takılıyor. Eyerler yan dönüyor. Haydi duruyoruz, en önden Ziya amca geri geliyor, eyeri düzeltiyor (Çünkü bizim gücümüz yetmiyor) tekrar yola koyuluyoruz. Kıpkırmızı olmuş suratlarımız, bir elle atı çekiyoruz, bir elimiz böğrümüzde nefes nefese rehbere yetişmeye çalışıyoruz. Yahu bekle! Artık adamı orada burada gördükçe seslenmeye başlıyorum, su içeceğim, biraz mola verelim diye.
Dönüyor ve diyor ki:
Dur geldik, aha şurası, bekle biraz orada içersin!
Böylece iki saat daha yol gittik. Duramıyoruz dinlenelim diye çünkü artık deli olduğunu düşündüğümüz Hüseyin rehber hep çok ilerimizde ve asla beklemiyor.
Çalılardan, ağaçlardan bir görünüp bir kayboluyor, bize elinde baltasıyla yol açıyor.
Kendi aramızda da didişmeye başladık, babama söyleniyorum, seni dinler, seslen de dursun az mola verelim diye.
O da bana kızıyor, gelmişiz işte, hem durmuyor ki zaten adam diye.
Atlar arkamızdan gelirken nalları yüzünden kayıp üstümüze çıkıyorlar, ayaklarımıza basıyorlar.
Miray en arkadan debelene debelene ama ses çıkarmadan geliyor. Ben sürekli konuşma, söylenme halindeyim. Kâh adama söyleniyorum, kâh ata kızıyorum bastığın yere dikkat et diye, sonra da özür dileyip yüreklendiriyorum atı, az kaldı yemek yiyeceğiz hadi gel diye.
Yeri geliyor, yolumuzun üstüne koca bir ağaç devrilmiş oluyor. (Hangi yol, yol yok ki!) Kendi hesabıma biraz dinlenme fırsatı çıktı diye memnun oluyorum; çünkü eli baltalı rehberimiz ağacın dallarını kesmeye başlıyor. Koca ağacı kesince adam, yola devam ediyoruz.
İşte bu koşullarda 3 saat süren saçma sapan bir "orman yolu" yolculundan sonra, çalılardan atlayıp alakasız bir şekilde gerçek bir orman yoluna çıktık. Hala ormandaydık, ama bir toprak yol vardı en azından. Babam dayanamayıp adama bulaşmaya başlıyor, pek de bir şey söyleyemiyoruz çünkü O kendince bize yardım ediyor, rehberlik yapıyor!
"E bu orman yolu işte, siz ne bekliyordunuz ki?" diyen adam, şimdi baklayı ağzından çıkarıyor: Hakikaten de orada bir yol varmış. Ormancılar 30-40 yıl önce açmışmış. Şimdi yokmuş. Garip olacak ama o kadarını biz de tahmin etmiştik zaten..
Malzemelerimiz dağılmış.. Birkaç parça eşya kaybetmişiz fark etmeden. Pespembe suratlarımız, atlar fena halde acıkmış.. Eli baltalı rehberimiz Hüseyin, bize Çubuklu Köyü'ne giden yolu tarif ediyor: Hiçbir yere sapmadan bu yolu takip edecekmişiz, bir dere geçecekmişiz, sonra bir ahşap ev görünce sola sapacakmışız. Zaten o sırada tarlaları görürmüşüz.
Yarım saat mesafedeymiş.
Artık adama inanacak halimiz yok, yarım saat dediği kesin iki saattir. Ama olsun, artık bir yoldayız. Bize veda ediyor ve deli lakabının hakkını aratmayacak şekilde gerisi geriye geldiğimiz ormana dalıyor..
Biz de artık kararan havadan endişelenip atları mahmuzluyoruz, varalım bir an önce diye, artık neredeyse bu Çubuklu köyü.

 

Bir At Gezisi 2: ‘Götüreyim mi sizi karakola?’
Bir At Gezisi - 1: Başlangıç
Bir Taksi Macerası: ‘Rusya'ya Lütfen!’
Polis Haftası
Esmeralda
İkizler
“Kolejli Kızlar Neden Mutsuz?”
Lale Festivali
Taşkışla
Renkler
Lalelere haksızlık
Bedava kucak
İstanbul Arkeoloji Müzesi
Karaelmas üniversitesi ve kent
Aile boyu rahatlık
MTV Gençliği
Üç Yaşına Geri Döndüm
Mimarlık Muhabbetleri 2
Öğrenci Dediğin Dersine Çalışır
Birey Yetiştiren Okul
Kan Çekiyor

Şimdi Uzaklarda Olmak Lazım

Fener Lisesi
Dünya’ya Kucak Açmak
Mimarlık Muhabbetleri 1
Mutlu Olmak Lazım
Benim Annem Çevreci, Çöpünüz Varsa Toplar
Dönüş
12 Saniyede 12 Üzüm
zonguldakzonguldak