Bir At Gezisi - 4: Orda, bir köy var uzakta…
Hakikaten de bir köy vardı orada. Gördük uzaktan. Herhalde Çubuklu köyüydü. Dağın tepesinde ağaçların arasında, yukarıda..
O köy bizimdi işte, gitmek zorundaydık.
Hava kararıyordu, orman bizi harap etmişti, atlar çok acıkmıştı - ki atların midelerinin durumu bizimkinden daha önemliydi.
Ama bizim takip ettiğimiz yol köyden git gide uzaklaştı.
Köy evlerinin damları bizle dalga geçer gibi yükseklerde kaldı.
Bizim yol yukarı değil, aşağıya götürdü bizi.
Ne gerçek bir dere gördük, ne bir ahşap ev..
Deli rehberin dere dediği, yolda gördüğümüz babamın tabiriyle "bardak kadar su" değilse tabii.
Hava kararmak üzereydi ve hala tarife uygun bir şey görmemiştik. Biraz daha aşağı devam ettikten sonra acaba dönüp gördüğümüz bir yoldan mı sapsak diye biraz geri döndük. Ama kararsız kalıp, en iyisi bu yolu devam edelim, mutlaka bir yere çıkacak dedik ve yine aşağı devam ettik.
Nihayetinde vadideki dereye geldik. Belki de bu dere adamın bahsettiği dereydi. Belki de o uzakta tepede görünen köy Çubuklu Köyü değildi. Hani adamın zaman kavramı yok ya, belki köy ilerideydi. Ama hala ormandaydık ve devam etmeyi göze alamadık. Kamp kuracaktık ve artık sabah anlayacaktık bu yol bizi Çubuklu'ya çıkaracak mı, çıkarmayacak mı…
Böylece atlardan indik, çadırımızı kurduk. Birkaç odun kestik (Bizde de rehberinki gibi gerçek gözükmese de onunki kadar iyi kesen plastik saplı bir balta vardı), çadırımızı kurduk, yiyecekleri çıkardık. Atları da dolanıp otlasınlar diye serbest bıraktık.
Hava hemen kararıverdi. Güzel bir ateş yaktık, o kadar yorulmuşuz ki farkında bile olmadan, özenle yerleştirdiğimiz yemeklerin çok azına el sürebildik, doyduk hemen. Ben Miray'la çadırda kalacaktım, uyku tulumunda. Babamla Ziya amca ise dışarıdaki bir uyku tulumunda nöbetleşe uyuyacaklardı, olur da hayvan inerse su içmeye diye tüfeği doldurup sırayla nöbet tutacaklardı.
Biz tam çadıra girmişken hiç beklenmedik bir şey oldu: Pıtır pıtır yağmur damlaları düşmeye başladı. Hiç hesapta yoktu, çünkü hava gayet açıktı ama birden ıslandık işte. Babamlar ne harika ki branda getirmişlerdi, çadırla bir ağaç arasına geriverdiler, eşyaları da aramızda bölüştük.
Yağmur gece ara ara devam etti, ama ateşi söndüremedi. Rahatsız bir gece geçirdik Miray'la, iki kişilik diye satın aldığımız yazlık çadır gayet bir kişilikti. Yağmurdan da feci ıslandığı için çadıra değmemeye çalışıyorduk, yatacak alanımız da yoktu. Hiç üşümedik, ama milyonuncu kez uyandığımda gün ağarmıştı ve sert zeminde neredeyse kıpırdamadan yatmaktan her yanım ağrıyordu. Çadırın fermuarını açtığımızda çok tatlı bir görüntüyle karşılaştık: Indiana Babam, tam önümüzde, ateşin başında havalı bir şekilde oturuyor. Kot mont, kot pantolon, başında şapka, elinde tüfek. Artık sönmeye yüz tutmuş ateşten usul usul dumanlar tütüyor, arkada atlar kıpırdanıyor. Tazelenmiş bir hava, biraz ıslak ama güneşli. Kuşlar cıvıldıyor. Arka tepelerden kızılderililer çıkacak sanki..
Babam o pozisyonda o kadar uzun süre oturmuştu ki pozisyonunu değiştirip kendini sökmek zor oldu! Biz çadırdan bakarken gece hayvanların geldiğini anlattı! Biz ağzımız açık dinliyoruz: Nöbet sırası Ziya amcadayken, babam uyku tulumunda yatıyormuş. Birden tulumun altında bir şeyler kıpırdanmış. Önce rahatsız olmamış, ama sonra yine fark edince acaba tulumun içinde mi bu şey demiş ve elini atmış. Parmaklarının arasındaki kıpır kıpır bacaklı şeyi bir de çıkarmış ki; koca bir yengeç! Böyle üç yengeç saldırısına daha uğramış, sonra da uykusu iyice kaçmış ve hep nöbet tutmuş. Ben saldıra saldıra yengeç mi saldırdı diye gülerken, giymekte olduğum botlarımın içini kontrol etmek son anda aklımıza geldi ve henüz giymemiş olduğum botumdan silkeleyince koca bir yengeç düştü!
Biliyorum ki babam pek isterdi, gerçekten bir çakal ya da domuz gelmiş olsun, o da tüfekle ateş etsin, kaçırsın ya da vursun. Macera o olacaktı, anlatacak şeyi çıkacaktı. Botumdan düşüp yan yan çaktırmadan kaçan yengece tüfekle nişan alıp "Vursan vuramazsın da, pek küçük" demesinden belliydi!
Sabah moralimiz epey düzelmişti. Hava güzeldi, koca bir gün önümüzdeydi. Eşyalarımızı topladık, çok daha iyi bağladık atlara. Ve tırıs tırıs yola koyulduk. Atlar da kendilerine gelmiş, koşmaya hazırdılar. İleride bir köy muhakkak çıkacaktı karşımıza, Çubuklu köyüymüş, değilmiş pek de umurumuzda değildi artık: Bir yere varalım, yerimizi öğrenelim de ona göre yola devam edelim istiyorduk.
"Orada bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür…" |



|