Mimarlık Muhabbetleri 1
Mimarlık Hocası:
- Şimdi öyle bir şey yap ki..
Azlık çokluk kavramını anlatsın.
İnsan eliyle değişsin.
Küçülebilen, büyüyebilen falan, değişken bir şey olsun.
İnsan etkisi sayesinde.
Azlık çokluk kavramı.
Bir maket ya da öyle bir “şey.”
Aslında bu bir “şey”, ne olacağını sen bul.
Hadi kolay gelsin!”
Fakülteye yeni girmiş ezik mimarlık öğrencisi:
- ?????
Mimarlık fakültesini kazanmışım.
Oh oh, hep de bunu istemiştim!
Çizim yapacağım, maket yapacağım.
Bina yapacağım.
Dünyalar benim!
Daha ilk günden..
Hooop! Dediler hocalarımız..
Sen orda bir dur!
Sen kimsin ki?
Test çözmekten beyni bulanmış, ezbere alışmış, yaratıcı kapasitesi zorla düşürülmüş bir kişiliksin!
Sen kim, mimarlık kim??
Sen bir dur hele, seni işlemden geçirelim!
İstanbul Teknik Üniversite’sinin birinci sınıf mimarlık öğrencileri, daha ilk günden bu işleme alındılar. Test çözerek sulanmış robot beyinlerini açmak, yeni şeylere açık görüşlü olmak, hatta “görüşlü olmak” için.
Gazete okumak, olan bitenden haberdar olmak.
Kitap okumak.
Tartışmak.
Gezmek, görmek.
Düşünmek.
Yaratmak.
Ezberlemek değil.
Sıfırdan yaratmak!
Bir fikirden yeni bir fikir oluşturmak, soyutu somuta geçirmek.
O fikri geliştirmek, korkmadan bozmak, yeniden yapmak.
Konseptlerle uğraşmak, eleştirmek, eleştirilmek, gelişmek.
Öyle kolay değildi bunlar! Yazının başındaki diyalog, daha doğrusu ağzı bir karış açık, yüzü soru işaretine dönmüş öğrenciyle yapılan monolog, benim ilk projemdi.
Benim 3 kişilik grubum azlık çokluk kavramını anlatacaktı.
Yan gruplar ise varlık-yokluk, görünür-görünmezlik gibi kavramları.
Nasıl anlatacağız?
Maket mi yapılacak? Bizde bir etki yapmamak için maket demiyorlar, “şey” diyorlar. “Şey!”
Soyut bir kavramın maketi nasıl olur ki zaten? Hem de 2 haftada! Panik?
Aradan iki hafta geçti. Beyin fırtınaları, sinir krizleri, uyku tutmadı geceleri. Ne yapsak nasıl yapsak.. Şu iyi.. Yok bu ondan daha iyi..
Derken, teslim-sunum günü geldi. Herkes hazır. Heyecan..
Ve o ÖSS beyinleri, mucizeler yarattılar.
Kimi insan boyunda labirentler yaptı..
Kimi gölge, kimi dans gösterisi yaptı..
Kimi karanlıkta fosforlu toplarla anlattı kavramını, kimi müzikle.
Okulun merdivenleri, sınıfları, koridorları, bahçesi, bahçedeki havuzu, hatta çöp odası kullanıldı. Sınırlama yok! Kim ne isterse onu yapacak!
Evet, çöp odasını kullanan grup bizdik.. Elimizdeki malzemeyi en iyi orada kullanabildik çünkü! İnsanları gruplar halinde bol aynalı ufak bir bölmeye alıp müzik eşliğinde perde gösterisi yaptık. Perdeleri açıp kapattık, müzikle hızlandık. Sonsuzluğu ve tekliği aynı anda gösterdik. Bol parfümlü odada..!
Sonrası çorap söküğü gibi geldi.
Filmler çektik, çizgi filmler yaptık. Atık malzemelerden müzik yaptık, ünlü bir müzisyen eşliğinde. İstanbul sokakları arşınladık, hazine avı oynadık. Etrafımıza dikkat etmeyi, gerçekten görmeyi öğrendik.
Grup çalışmasını öğrendik.
Sabahlamayı öğrendik.
Okulda akşam 11lere kadar kalmayı..
İTÜ mimarlığın birinci sınıfı, mimarlığın anaokuludur. Bol kahkahalı, bol stresli..
Sistemimiz sağ olsun, her türlü müzik, el işi, resim dersini kaldırıp yerini test çözme saatleri koyan ÖSS sisteminin bizdeki negatif etkilerini böylece üzerimizden attık.
Artık mimar olabilirdik! Eğitimi almaya hak kazanmıştık. İşlemden geçirilmiştik.
Peki mimarlık, ya da güzel sanatlar okumayan, yaratıcı bir dala yönelmeyen diğer robot beyinler? Onlar nasıl açılacak? Onlar nasıl eleştirmeyi, açık olmayı, yaratmayı, pratik olmayı, planlamayı öğrenecek? Neden insan 20 yaşından sonra bunu başarmaya çalışsın? Okullarımız aynı zamanda da eğitim kurumları değiller mi? Ne diye sadece “öğretim” alanına odaklanıyorlar? |



|