01.04.2008 Salı

 

Sivil Savunma’da “Zonguldak
İstihbarat Kısım Amiri” nasıl oldum?

Önceki yazımda, 1979 yılındaki “Pasif Korunma” yükümlülüğüm konusunda anılarımdan başlangıç yapmıştım. Şimdiki durumunu bilmiyorum. Fakat o zamanki uygulamanın “komedi” tiyatrosundan farkı yoktu.

Otuza yakın yetişkin insan, Namık Kemal İlkokulu’nun bir sınıfında toplanmış, eğitimcilerin kara tahtaya astıkları büyük resimlerden eğitilmeye çalışılıyorduk. Aralıklı günlerle aylarca sürecek bu içi boş “zırva”lar, benim işlerim yoğun olduğundan, zaman kaybımdan başka bir şey değildi. Bundan nasıl kurtulabilirdim? Mekteb-i Sultani’deki “Hababam Sınıfı”ndan geçmiştim. Hemen uygulamaya girdim. Hedefim eğitimcileri benden bıktırmaktı. Benden nasıl kurtulacaklarının zeminini ayarlamam lazımdı.

Birbiri peşine cevaplanması zor sorulara başladım. Birinci derste; “Hükümet binamızın üzerindeki canavar düdüğü (siren) hangi aralıklarla çalarsa, halkın ve bizim ne yapmamız lazımdır? O siren çalmazsa, bizim kendi sirenimizle nasıl çalacağız? Eldeki hakem düdükleriyle uzaktan birbirimizle mors alfabesiyle nasıl haberleşeceğiz? Bu pilli el feneriyle de olabilir mi?”

Bunları aklımda tuttum. Bu gereçlerin hiçbiri mevcut değildi.

Dükkana gelir gelmez İstanbul’a telefon ettim. O akşam Zonguldak’a gelecek otobüsle, en kuvvetlisinden, elle ötecek bir siren ve gaz maskesinin gönderilmesini istedim. Siren ve maske geldi. Derse biraz geç gittim. Okulun bahçesinde giriş kapısına yakın, bütün gücümle öğrendiğim aralıklarla, “dikkat-hava hücumu var-sığınağa gir-sığınaktan çık” öttürmeleriyle “kıyamet”i koparmaya başladım. Okul tatil. Etraftaki binaların pencerelerinde ve bizim sınıfın penceresine koşan insanlar “ne oluyor?” diye üşüştü. Koridora girdim, gene çalıyorum. Okul çınlıyor. Eğitimciler koşuştu. Ben pür neşe, başımda gaz maskesi ve sirenimle sınıfa girdim. O ders kaynadı! Koşarak gelen polisleri de savdık.

İkinci ders; her mükellefe yetecek kadar düdük getirdim. Sınıf oldu “curcuna”. Herkes matrağına düdükle mors çalıyor. Ben de “Zonguldak’taki sığınakları gezelim diye” ısrar ediyorum. Benim bildiğim üç sığınak var. Biri Merkez Karakolu’na yakın. Biri şimdiki BEDAŞ İl Müdürlüğü binasının arkasında. Biri Devran İş Hanı’nın içinde. Hepsi de kapalı ve perişan. Allah göstermesin, ciddi bir hava hücumunda maden ocaklarına kaçılacakmış. Bizler de ilk yardım çantalarımızla, sedyelerimizle buluşma noktalarımızda toplanacakmışız. Örneğin, Ankara Köprüsü’nün altında. (Fesüphanallah) Dere yükselirse ne yapacağız?

Üçüncü dersin başında; İl Sivil Savunma Müdürü Tamer Oraltay bana, “İstihbarat Kısım Amiri” olduğuma dair katlanabilir karton resmi bir görev belgesi verdi. Bana, “Artık derslere gelme. Kendi kendine kitaptan istihbarat öğren. Verdiğim talimata göre Zonguldak’ta bilgi edin. İcap ederse seni çağırırız. Hadi git.” diye emretti. Ben de sireni, düdükleri, gaz maskesini hediye ettim.

Allah razı olsun! Bu belgenin sayesinde trafik cezalarından kurtuldum. Damgalı resmim olan ince ince yazılı bu belgedeki “İstihbarat Amiri” yazısını okuyan memur, benim ciddi ciddi duruşumdan da etkilenerek saygıyla yol veriyordu. Sokağa çıkma yasaklarında da, geceleri dahi durdurulmaksızın İstanbul’a gittim, geldim…

Sığınağı boş ver. Bizler her işin dalgasındayız. Allah bizi savaştan korusun. (Amin)

Savaş çıkarsa, hangi sığınağa gireceksiniz?
Bektaş Hoca, Harun Ersoy ve şiir denemesi
Gözlenen ilk bahar geldi, ama kargalar…
Yine Fener Lisesi üzerine
Kız öğrencilere laf atan gençler mi suçlu, biz mi?
Dünyayı gezmeden öz değerlerini tanı!
Vergisini düzenli ödeyenler, “enayi” mi?
Üzülmez Sineması’nda “Pasif Korunma” Filmi
Mehmet Akif’in kalpağı
Herkes “Fıkra” anlatamaz!
Demir Madencilik, Rıfat Dağdelen…
“Tekmili birden 32 kısım” Sinemalar nerede?
Kurban olayım, bizim Gazipaşa’nın trafiğine!
Hamsi’nin 11 çeşidini bilirim, ‘hoşaf’ı hariç…
 
zonguldakzonguldak