Kurban olayım, bizim Gazipaşa’nın trafiğine!

Bu sefer İstanbul’dan Zonguldak’a dönerken, zaman zaman gene ‘hayal’ alemine daldım.
Aradan 60 yıl geçmiş.  Karayolu yok. Devletin hurda gemileriyle, hava iyiyse, langur-lungur 15-20 saat süren yolculuktan sonra Tophane’ye çıkabilirdik.  Ambarlarda ‘güverteci’ denen yolcular ‘Kunta Kinte’ gibiydiler. Hayvanlarıyla birlikte anlatılamaz perişanlık içinde olurlardı. Şimdiyse en az on misli süratli gemiler var.
Bedava yol olan denizde yolcu gemilerimiz neden yok? ‘Siyaset’ yaparsam;  ‘Üstad’ Namık’tan ‘sansür’ yemeyelim, boş ver…
Karayolumuz açılınca neler yaşadık: Önden bir demir kolu motora sokarsın. Ha babam kuvvetli çevirirsin. Otobüsün önündeki motoru çalışmaya başlayınca, zangur-zungur  sabah 5’te yola çıkardık. Mazotlu vasıta yoktu. Zonguldak’ta ve bazı güzergahlarda benzincilerin kolla döndürülerek çalışan benzin pompaları vardı. Yolda benzin 16 litrelik teneke kaplardan otobüsün deposuna dökülürdü. Olmadık yerlerde “gaste-gaste” diye bağırarak koşan çocuklar yola çıkardı.
Karayoluyla ilk İstanbul’a gidişim: Gaca’nın ecel yokuşlarından sonra Beycuma-Devrek-Dorukhan cehennem rampaları - Reşadiye’de otobüsten başka otobüse aktarma – Bolu ölüm virajları – Bolu’da da aktarma – Adapazarı – Kandıra üzerinden trenle  Haydarpaşa Garı – Boğaziçi gemisiyle Kabataş – oradan tramvayla okula.
Ne kadar ‘kestirme’ değil mi?  20 saati geçtiydi. İzmit-İstanbul yolu açılınca 6 saatte İzmit’ten  Sirkeci’ye zor varabilirdik. Yollar ‘stabilize’ denen daracık, tozlu, can patlatan, taşlı şoselerdi. Hele o trafik kazaları. Yol kenarlarında, bilhassa kışın çeşit çeşidini görürdük.
Herhalde 1947 yılları olacak. Otobüs Bağdat Caddesi’nden giriş yapardı. Caddenin sağı solu köşkler, konaklar, bahçeler, mesire yerleriydi. Biz hayran hayran ne tarafa bakacağımızı şaşırırdık. İstanbullu’lar da bahçelerinde kurulmuş,  biz magandalara bakıp ‘hava’ atarlardı.
İstanbul Zonguldak’tan 150 misli büyük. Derdi ve sıkıntısı da o kadar büyük. Kurban olayım, bizim Gazipaşa’nın bir kilometrelik tıkanan trafiğine! On dakika beklersin.
Yalnız ben eski Zonguldak’ı çok özlüyorum. Her yerde rastlanan katırcılarını, at arabalarını, hamallarını. Fener dışında sürü sürü maden keşler olurdu. Yüzleri kir içinde, gözleri beyaz beyaz, boynunda  sarımsı kocaman mendilli,başlarında eski-püskü kasketli, üst-baş kösele rengi partal elbiseli, ayaklarında kabaralı yamru-yumru postallı, hepsi zayıf bedenli (şimdikiler çok besili) pazardan bakkala gelen küfeciler. Tren sesleri. “Erkek” Zonguldak, “Yiğit” Zonguldak, “Cesur” Zonguldak, “Çalışkan” Zonguldak…
Bir de bugüne bak! “Hanım evladı” Zonguldak, “Nonoş” Zonguldak, “Gevur” isimli tabela dolu Zonguldak…
Yokluğumda Pusula Yönetimi’nden beni arayan olmadı. “Kuvvetli” kalemlerinin yanında  ben “cılız” kaldım. “Mesaj” alınmıştır. Biraz “kapris” yapayım, yutacaklar mı?
Hepinizin sağlıkta ve huzurda olmasını dua ederim.

Hamsi’nin 11 çeşidini bilirim, ‘hoşaf’ı hariç…
 
zonguldakzonguldak