Bayramlarda, törenlerde
“bando-mızıka” takımı vardı
Çocukluğumda Belediye’nin “bando” mızıkası vardı. Yeni Çarşı’da bakkal dükkanımızın karşısında, şimdi spor malzemesi satan Dündar Kasapoğlu’nun dükkanının üst katında prova yaparlardı. Cumartesi günleri öğlen hükümet binasının bayrağı indirilirken. Pazartesi çekilirken meydanda çalarlardı. Bütün duyanlar hazırola geçerdi. Bu çocukların bayıldığı törenlerdi. Bu bando bazı günler İsmet Paşa’nın heykeli yokken orada konser verirdi. Kömür şirketi’nin ara sıra da Askeriye’nin mızıka takımları vardı. Bayramlarda şimdiki tören caddesinde ve stadda milleti neşelendirirlerdi. 23 Nisan’da ilkokulların trampet takımı herkesi coştururdu. 28 Şubat’tan önce İmam Hatip Okulu’nun “Mehter Takımı” hepsini solladıydı. Zinde, kuvvetler çanlarına ot tıkadı. Mehmet Çelikel Lisesi ve Erkek Sanat Okulu mızıkaları, tatlı bir rekabet yaparlardı. Ne zevkli günlerdi. Bayram bayram gibi olurdu. Gençlik coşku içinde hazırlanırdı. Artık milli heyecanlar da kalmadı.
***
Komşumuz olan bandocuların provalarını seyire giderdim. Her enstrümandan ayrı bir ses çıkaran akortları çok hoşuma giderdi. Bir gün klarnet çalan çingene beni sebepsiz kovdu. Çok gücüme gitti. Bir gün bando parkta konser verirken, ben karşılarına geçtim. Hava çok sıcak. Bir elimde gazoz şişesi, bir elimde yarım limon. Bir yudum gazoz içiyorum. Öbür elimdeki yarım limonu yalıyorum. Klarnetçinin ağzı sulanıyor. Yutkunmaktan aralık yapıyor. Gözlerinde şimşekler çakıyor. Sıcak bir yandan, susuzluk bir yandan. Ben de karşılarında imrendire imrendire limon yala, gazoz iç. Klarnetci kuduracak! Belli ki, klarnetini kafamda kırsa acımayacak. Tükürüğü klarnetine de kaçıyor. Bando şefi arkası bize dönük, elinde komut çıtasının fayda etmediğini görünce bir anormallik olduğunu fark etti. Döndü. Elimdeki limon ve şişeyle “hınzırlık” yaptığımı hemen anladı. “Hüseyin kaybol, sonra seni fena yaparım” dedi. Onu severdim, “babacan” bir adamdı. Sonra iskeleye sırtcıları seyretmeye gittim.
***
Hey gidi günler hey! Ufacık iskelemiz, Zonguldak’ın “grank mili” gibiydi. Gece gündüz mal gelir, giderdi. Tahtadan ipli, insan semerleri vardı. Bunlarla kiremit, taşınır merdiven başındaki park etmiş beş tonluk kamyonlara, at arabalarına yüklenirdi. Çimento sırtta veya omuzda, taşınırdı. İskelenin başında “markacı” olurdu. Elinde damgalı bir tike cildi, çıkana koparıp bir yaprak verirdi. Taşıma bitince “köle”ler kaç adet tikesi varsa; tanesi beş kuruş on kuruştan parasını alırdı. Burada yönetim özel teşebbüstü. Tıkır tıkır çalışırdı. Delikanlı olunca biz de Bartın’dan kiremit-tuğla alıp sattık. Kiremit, yüklü çekdirme gelince, kırk kişi kadar İspirli hamalla sözleşir, dükkanı kapatınca sabaha kadar motoru boşaltır, hiç uyumadan dükkanımı açardım. Ben istifte çalışırdım. Gece yarısını geçince işçiler acıkır, aralarında kavga çıkarken fırından kiloluk elli adet sıcak ekmek alır, on kilo peynir-beş kilo zeytin iskelenin başında çeşmenin etrafında yedikten sonra, “pür neşe” çalışırdık. Zıpkın gibiydim. 24 saat uyumadan eve gelince, yorgunluktan yemek yemeden uyurdum. Gece açlıktan uyanınca, tencereleri boşaltırdım. Kendimi çok ezmişim. Şimdi acısı çıkıyor. Suya sabuna dokunmadan yazdım.
****
Dün Eren Çöğendez’in anısına düzenlenen serginin açılış konuşması şerefini bana verdiler. Orada anlattığım bir öyküyü 23 Nisan Çocuk Bayramı dolayısıyla sizinle paylaşıyorum.
Kadının biri kucağında bebesiyle , cömert olduğu söylenen bir bilgeye gidiyor. “Çok fakirim. Ne olur bana yardım et.”
Bilge diyor ki; “Sana bir kese altın vereceğim. Karşılığında bebeğinin herhangi bir parmağını kesip alacağım.”
Kadın: “olmaz” diyor.
Bilge: “O zaman sadece bir tırnağını ver bana” diyor.
Kadın: “On kese altın versen dahi bebeğimin hiçbir şeyini sana vermem” diyor
Kadın kızgınlıkla dönüp giderken, bilge peşinden koşup kadını durduruyor. Diyor ki; “Sen dünyanın en büyük hazinelerinden birine sahipsin. Farkında değilsin” diye teselli ettikten sonra bol miktarda yardım yapıyor… 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramınızı tebrik ederim.
****
Sağlıkta ve huzurda olmanızı dua ederim.
|



|