“Tekmili birden 32 kısım”
Sinemalar nerede?
Kaymak tabakamızın Amerika-Uzakdoğu gezileri bile ilgiyle dinlenmiyor. İşçi ailelerimizin Avrupa’ya gidiş gelişleri, sanki Kozlu’ya gitmişler gibi basitleşti. Uçak yolculuğu da onlar için Kapuz dolmuşuna binmek kadar kolay oldu.
Emral Çarşısı’nın orada Zevk Sineması vardı. Çocukken ilk girdiğimde on kuruştu. İlkokuldan kaçar sinemaya koşardım. Bunu öğrenen babam, beni sinemaya sokmasınlar diye tenbih etti. Babam beni dövmezdi. Fakat çok öğüt verirdi. Sinemanın ‘boş’ öğütlerin ‘dolu’ olduğunu ‘çok geç’ anladım. Ama iş işten geçti. Şimdi ben de babam gibi öğütler veriyorum, ama takan yok. Ne ekersen onu biçersin!
İstanbul’u bilmek ayrıcalıktı. Yerli filmlerde muhakkak İstanbul’dan Galata Köprüsü – Yeni Camii – Kız Kulesi gösterilirdi. Seyircilerin içinde de İstanbul’a gitmek şanını almış kadın olsun, erken olsun, “işte burası Galata Köprüsü”, “Aaa, Yeni Cami”, “ Bu da, Kız Kulesi” gibi duyulacak bir sesle “caka” yaparlardı. Sinemada kuru yemiş yemek, sigara içmek serbesti. Seyircinin sigara dumanları bulut gibi uçuşurdu. Tahta koltuklara, yazlık sinemada sandalyeye otururduk. Filmlerde sevişme-öpüşme sahnesi yoktu. Oğlanla kız ancak birbirlerine hallice bakar, sahne hemen değişirdi. Bunda da gençler “eyi muz” diye bağırırlardı. Filmlerin sıksık kopması kararması, sinema makinesinin cızırtısı, elektrik kesintisinden salonun boşaltılması olağandı. Filmlerin hepsi uyduruktu. Görenler görmeyene muhakkak uzun uzun filimi anlatırdı. Bazı filmler “32 kısım” denen uzun filmlerdi. Sinema ilk önce 16 kısmı oynatır. Haftası geçince, ikinci 16 kısmı oynatır, haftası geçince bu sefer “tekmili birden 32 kısım” oynatırdı. Zoro’nun Kamçısı, Uçan Adam, Monte Kristo filan.
Seyircimiz filmin içinde olurdu. “Lan arkana baksana”, “kaç lan kaç”, “Kız salak tuzağa düşme”, “Vur ha vur”, “oh anam oh” gibi seslendiklerinin farkında olmazlardı. Ezan ve mezarlık sahnesinde kadınlar ‘apaçık’, erkekler ‘gizli’ ağlarlardı. Tren veya bir araba üzerlerine gelir gibi olursa bazı, seyirciler önündeki koltuğun arkasına sinerdi. Yıllar 1940-45 arası.
Gazipaşa Caddesi’nin vitrinlerinin hepsi değşiti. Dükkan isimlerinin çoğu da ‘gavurca’ oldu! Yüksek binalar yapıldı. Caddede yürüyen insanların hepsinin giyimi değişti, yaşları gençleşti. Herkes birbirini tanırdı. ‘Hal hatır’ sormaktan yürüyemezdik.
Nedense, kömür işçisi ve yerüstü işçisinin çoğu, şehirdeki sinemalara girmezdi. Şehirlinin gittiği yerlerde görünmezdi.
Çalışan gemilerin, makinelerin gürültüsü yerine klakson ve kaset sesiyle çalkalanan Zonguldak ne kadar güçlü ve enerji doluydun. Seni ‘hadım’ ettiler. ‘Kaçak ocak’ dedikleri kahramanların yuvaları olmasa çalışanın da kalmayacak.
‘Üstad’ın istediği ‘tırışka’ bir yazı oldu. En iyisi böyle! ‘Mahrumiyet’ çekmeden ‘bolluk’ içinde yaşamanızı dua ederim. |