28.02.2008 Perşembe


Üzülmez Sineması’nda
“Pasif Korunma” Filmi

Çok haşarı, gözünü budaktan sakınmayan, cesur bir “veled”dim. Üç yaşında anadan yetimdim. Babam bakkaldı. 16 saat, tatili olmadan çalışırdı. Evin kadını babaannem, uydur kaydır ev işinden fırsatı olunca babama yardıma giderdi. Ben “şehrazattım”. Ne zaman çocuklarım ve yeğenlerim büyümeye başladılar; o zaman çocukken, delikanlı iken çok yaramaz olduğumu anlayabildim. Dolayısıyla onların masum yaramazlıklarına hiç kızmadım.

Halamın eşi Mehmet eniştem, esmer, kara kuru, normal boyda, sertliğini belli etmeyen Amasralı bir gemici idi. İçtiği zaman “baş belası” olurdu. Nağra atar, çatacak adam arardı. Kumarda kaybedince de yanına yanaşılmazdı. Birkaç kere adam dövmekten, bıçaklamaktan hapise girmiş. Çektirmelerde yılan gibiymiş. Kaptanların gözdesiymiş. En haşin denizlerde günlerce uyumadığı olmuş. Birinci sınıf marangozdu. Ağaç bilgisi süperdi. Şirket onu sık sık tomruk almaya gönderirdi. Çok güzel yüzer, daldı mı çıkmak bilmezdi. Kafama göre bir adamdı. Maceralarını dinlemeye bayılırdım. İlk yazılarımın birinde anlatmıştım. Balkayası’ndan bal çıkarırdı.

Halam esmer, yüksek sesle konuşan, çok iri, saf bir kadındı. Eniştem nasılsa bunu görmüş. On altı yaşındaki halamın peşine düşmüş.  Bartın kızları civelekti. Babam da delikanlı. O da çok kuvvetli ve korkusuz. Babası şehit. Aile reisi oydu. Eniştem çok sert. Soyadı Kanununda, Nüfus Memuru, “senin soyadın Taş” demiş. Babam eniştemin önüne çıkmış. “Kardeşimin adını çıkarma. Gemiciliği ve serseriliği bırakırsan evlenmenize razı olurum” demiş. Eniştem gemiciliği bırakmış. Fakat gene aradabir gemi azıya alırdı. Babam da “ o kadar olacak” derdi.

Halam güçlü kuvvetli idi. Edepsizlikte enişteme paça kaptırmazdı. İcabında dövüşürdü. Bir tek ramazanları sakin geçerdi. Bir de eniştem roman meraklısıydı. Eline ne geçerse okurdu. Evvelki yazdıklarımda anlatmıştım. Beni yalnız başıma sırtımda torbam, elimde çemberim, boynumda kuş lastiği, bunlara yaya sürgüne gönderirlerdi.

Hırçın” Ali Rıza Tığ’ın oğlu ulaş gibiydim! Beni gördüler mi neşelenirlerdi. Ayrılırken, daha da sevinirlerdi!

Babam Zonguldak’ta iş tutunca, eniştemi Üzülmez’de marangozhaneye usta olarak işbaşı yaptırdı. Evleri Baştarla’da idi. Ev dediğin; ufak bir mutfağı, 3x3 metre bir oda, 4x4 metre bir oda, bir antre. Hela dışarıda. İlerde kuyu var. Elektrik yok. Eniştem gaz lambası veya karpit lambası ışığında maceralarını anlatırken duvarlarda gölgeler beni daha heyecanlandırırdı. Şimdiki şehir çocukları gölge bilmez.

1940 yılı olacak: Bir akşam, eniştem, “hadi gel seni sinemaya götüreyim” dedi. Şimdiki üzülmez Bölge Müdürlüğü’nün etrafı işçi pavyonlarıydı. Büyük bir alanın bir kenarına büyük bir bez sallandırıp germişler. İşçiler ve biz yerlere oturduk. Arkamızdan bir ışık perdeye vurdu. Perdede adamlar peydah oldu. Konuşmaları Türkçe değil. Ne anlatmak istediklerini anlamadım. Meğer “Pasif Korunma”  filmi imiş. Adamlar sedye taşıyor. Gaz maskesi takıyor. Sığınaklara giriyor, vesaire. Film sık sık kopuyor. Makineden  cızırtı. Herkes aval aval sabırla bekleşiyor.

Devamı gelecek yazıma kalsın..
Lütfen, yazımı bekleyiniz.

Muhabbetlerimle…


Mehmet Akif’in kalpağı
Herkes “Fıkra” anlatamaz!
Demir Madencilik, Rıfat Dağdelen…
“Tekmili birden 32 kısım” Sinemalar nerede?
Kurban olayım, bizim Gazipaşa’nın trafiğine!
Hamsi’nin 11 çeşidini bilirim, ‘hoşaf’ı hariç…
 
zonguldakzonguldak